Gençlikte Davranış Bozuklukları ve Suçluluk

Nakres

Administrator
Yönetici
Developer
Katılım
5 Mar 2010
Konular
62
Mesajlar
364
Tepkime puanı
0
Puanları
16
Level: 17 ()
EXP: 79 / 100

HP: 208 / 3968
MP: 139 / 816
SP: 240 / 1998
GENÇLİKTE DAVRANIŞ BOZUKLUKLARI VE SUÇLULUK


Prof. Dr. Atalay YÖRÜKOÄžLU[1]

İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana gençlik çağında işlenen suçların gittikçe arttığı ve toplumsal bir sorun durumuna geldiği gözlenmektedir. Sanayileşmeye koşut olarak hızla büyüyen kentlerde gençler arasında çalma, soygun, yaralama, adam öldürme, vuruculuk, kırıcılık, evden kaçma, içki ve uyuşturucu kullanımı, cinsel sorumsuzluklar ve çeşitli yasak çiğnemeler yaygınlaşmaktadır. Bu durumun düşündürücü yönü, suçluluk oranındaki yükselişin genç nüfusun artışından daha hızlı olmasıdır. Örneğin ABD'de yalnız 1960-1970 yılları arasında saldırı ve şiddet olaylarında yüzde 159, mala yönelik suçlarda yüzde 75 artış olmuştur. Yapılan hesaplara göre bu ülkede genç erkeklerin yüzde 22'si on sekiz yaşına varmadan bir kez çocuk mahkemesine çıkacaktır. Gene ABD'de yılda iki milyon gencin evlerinden kaçtığı saptanmıştır. Özellikle gelişmiş ülkelerde kızlar arasında da suç eğilim kaygı verici bir hızla artmaktadır. ABD'de gençlik suçluluğuna ilişkin şu sayılar durumun ağırlığını göstermeye yeter sanırım: Bu ülkede tutuklanan tüm insanların yüzde 43'ü 18 yaşından küçüklerdir. İşlenen suçların dökümü yapılınca ortaya şöyle bir görünüm çıkmaktadır: Adam öldürmelerin yüzde 10'u, tüm yaralama olaylarının yüzde 11'i cinsel saldırıların yüzde 9'u, tüm silahlı soygunların yüzde 34'ü, ev soygunlarının yüzde 53'ü ve araba hırsızlıklarının yüzde 55'i gençler tarafından işlenmektedir. İntihar olayları son yirmi yılda iki buçuk kat artmıştır.

Resmi sayılara bakarak ülkemizde gençlik suçluluğun gelişmiş ülkelerdeki oranlara varmadığı söylenebilir. Ancak polis ve mahkeme kayıtlarına geçmeyen gizli kalmış ya da kovuşturulmamış suç oranının da yüksek olduğu bir gerçektir. Bununla birlikte toplumumuzda, büyük kentlerdeki sürekli artışa karşın, gençlik suçluluğu büyük boyutlarda değildir. Köylerde geleneksel kız kaçırma, kan gütme suçları azalarak sürmekte, kentlerde ise hırsızlık ilk sıralarda yer almaktadır.

Gençlik suçluluğunun (juvenile delinquency) nedenleri çok çeşitlidir. Başka bir deyişle tek bir mikropla bulaşan bir hastalık değil, pek çok etkenin belirlediği bir davranış bozukluğudur. Yoldan çıkan bir genci suça yönelten nedenler üç ana kümede toplanabilir:

1. Gencin yapısı, özellikleri ve yeteneklerine ilişkin etkenler,

2. Gencin yetiştiği aile yapısı, aile düzensizliği ve ana-baba ilişkileri,

3. Gencin ve ailenin içinde yaşadığı toplumsal ortam ve yaşam koşulları.

Bu etkenler birbiri ile sıkı sıkıya ilişkili olarak sonucu belirler. Kimi zaman bir etken, kimi zamanda başka bir etken ağır basar. Ancak sonuç tüm olumsuz etkenlerin bir bileşkesi olarak ortaya çıkar.

Suçlu gençler ya da suça itilmiş gençlerle ilgili pek çok araştırma yapılmıştır. Gençlerin davranışlarını saptıran nedenler bugün için yeterince aydınlanmış sayılır. Yoldan çıkmış bir genç, ailesi ve yetiştiği toplumsal ortamla birlikte ele alınıp incelendiğinde hiçbir gencin durduğu yerde suça yönelmediği anlaşılabilir. Başka bir deyişle gencin suç işlemesi, ruhsal, zihinsel, ailesel ve toplumsal tüm olumsuz etkenlerin bir sonucudur.

Gençlik suçluluğunda ailesel nedenleri inceleyen en önemli ve kapsamlı araştırmalardan birinde Glueck veGlueck (1950, 1960) ABD'de ıslahevlerindeki 500 suçlu çocukla, benzer ailelerden gelen suç işlememiş 500 normal çocuğu karşılaştırmışlardır. Bu çocuklar ve aileleri zekâ, psikolojik testler, psikiyatrik görüşmeler yoluyla enine boyuna incelemeden geçirilmiş, çocukluk davranışlarından ve aile içi nedenlerden hangilerinin ilerdeki suçluluğu belirlediği araştırılmıştır. Çoğunluğu alt sosyo-ekonomik sınıflardan gelen bu aileler özellikle seçilmiştir.

Glueck ve Glueck'un (1950, 1960) araştırmasından, suçlu gençlerin ailelerinde kontrol grubu ailelerine göre ruhsal hastalık, suç işleme ve alkolizm çok daha sık rastlanan durumlar olduğu sonucu çıkmıştır. Evler daha düzensiz ve bakımsızdır. Oysa anı gelir düzeyindeki kontrol ailelerinin evleri daha düzenli ve bakımlıdır. Ana baba arasında uyumsuzluk ve geçimsizlik çok belirgindir; kavgalar, evi bırakıp gitmeler çok sıktır. Bu evlerde baba ile oğul arasında soğukluk ve uzaklık göze çarpmaktadır. Disiplin çok tutarsızdır ve cezalandırma yalnız dayak yoluyla yapılmaktadır. Aile birlikten yoksundur; gezme, eğlenme ve yardımlaşma yoktur; aile üyeleri arasında sıcaklık, yakınlık ve güven eksiktir.

Bu araştırmada incelenen suçlu gençlerin özellikleri şöyledir: Bedence daha iri yapılı ve güçlüdürler. Ergenliğe daha yavaş girmekte, ergenlikten sonra yaşıtlarına yetişerek geçmektedirler. İçlerinde donuk zekâlılar olduğu gibi parlak zekâlı gençler de vardır. Ancak suç işleyen gençlerin zekâlarının ortalaması kontrol grubu gençlerininkinden biraz düşük bulunmuştur. Buna karşılık suçlu gençlerin okul başarıları zekâ yeteneklerinin çok altındadır. Matematik ve okumada üç yıl geri kalmışlardır. Okumaktan ve okuldan nefret etmekte, çoğu okulu bırakmak istemekte ve sık sık okuldan kaçmaktadırlar. Öğrenme güçlükleri ve soyut düşünmedeki gerilikleri belirgindir. Okulda sık sık sorun yaratmakta, öğretmenlere karşı saygısız davranmaktadırlar. Yaşıtları içinde elebaşı görevi yapmakta, onları ayartmaya çalışmaktadırlar. Arkadaş topluluğundan kopmamakta, yalnız kalmayı sevmemektedirler. Ruhsal bakımdan olgunlaşmamış, tepkileri tutarsız, tedirgin ve belli bir amaca yönelemeyen gençlerdir. Umursamaz görünen davranışları altında güvensiz, aşağılık duygusu olan, sevilmediğine inanan bir kişi, bir benlik yatmaktadır. Başka bir deyişle benlik saygıları düşüktür, ama kabadayılık gösterileriyle, düşmanca tutum ve davranışlar, saldırganlık ve başkaldırma yoluyla kendilerini savunmaya çalışmaktadırlar. Duygularını yadsımakta, sorunlardan dolayı başkalarını sorumlu tutmaktadırlar.

Örneğin başka bir çalışmada (Gatling, 1950) suçlu gençlerin psikolojik testlere verdiği yanıtlar bu bulguları doğrular niteliktedir. Bu gençlerin dörtte üçü sorunlarından hep başkalarını sorumlu tutmakta, duygularını dışa yansıtmaktadırlar Ortaya çıkan görüntü, dipte yatan mutsuzluk ve güvensizlik duygularına karşı umutsuzca savaşan ve çerçevesi ile çatışmaya girerek başarmaya çalışan bir insan görüntüsüdür. Testlerdeki yorumlayıcı öyküler hep hasta, uzakta veya ölmüş ana babalarla ilgilidir. Bu ana babalar sürekli kızgın olan, cezalandıran, çocukların isteklerine hep karşı çıkan, evden kovan ana babalardır.

Robins (1966) davranış ve ruhsal uyumsuzluk gösteren 524 çocuğu (yaş ortalaması 13) otuz yıl boyunca izlemiş ve erişkin çağda benzer deneklerle karşılaştırarak uyumlarını incelemiştir. Çocuk Ruh Sağlığı kliniklerine başvurmuş olan bu uyumsuz çocukların özellikleri şöyle özetlenebilir. Çoğunluğunda çalma, okuldan kaçma, kavgacılık, ataklık, kötü arkadaşa uyma, saldırganlık, başkaldırma, yalancılık, ve sorumsuzluk gibi davranışlar vardır. Bu çocuklardan 30 yıl sonra yeniden gözlemlenenler ancak yüzde beşinin uyumsuzluk göstermediği saptanmış. Bu belirtilerden on veya daha çoğunu gösterenlerin çoğu anti-sosyal kişilik geliştirmiş ve suça yönelmişlerdir. Yüzde 40'ı alkolik olmuş veya başka ruhsal hastalık geliştirmiştir. Belirtilerin en az üçünü gösteren yüzde 66'sı erişkin çağda uyumsuz bulunmuştur. Nörotik belirtileri olanlar, yani ruhsal uyumsuzluklar ise erişkin çağda kontrol grubu erişkinlerden farklı çıkmamışlardır. Bu çocuklardan babaları işsiz olan, çok içen, evi bırakıp giden ya da tutuklananların üçte biri sonradan anti-sosyal davranışlar göstermişlerdir. Buna karşılık, ruhsal sorunları olan, ama davranış bozukluğu olmayan babaların çocuklarında suç yönelme oranı çok düşük bulunmuş.

Başka bir araştırmada (Mitchell ve Rosa, 1981) 3210 çocuk arasından davranış bozukluğu gösteren yüzde 10'u (321 çocuk) seçilerek 15 yıl boyunca izlenmiş. On beş yıl sonunda bu çocuklardan en az yarısı birkaç kez, yüzde 10'u da 8-11 kez işledikleri suçlardan dolayı yargıç karşısına çıkmışlar. Öğretmenler ve ana babalarca sürekli yalan söylediğinden ve çaldığından yakınılan çocukların yüzde 64'ü suça yönelmişlerdir.

Holander ve Turner (1985) yaşları 12-19 arasında olan hırsızlık, soygun, ırza geçme, yangın çıkarma, adam öldürme gibi suçlardan dolayı hapse girmiş 200 genci incelemişler. Bunların yüzde 40'ı başka suçlardan dolayı tutuklanmış gençlermiş. Bu gençlerin zekâlarını ölçmüşler, yüzde 47'sinin zekâsı sınır düzeyinde bulunmuş, yüzde 20'sinin de öğrenme güçlüğü ve dikkat toplamakta güçlükleri olduğu görülmüş. Çeşitli kişilik özellikleri yanında yüzde 30'unun şizoid ve paranoid özellikler gösterdikleri saptanmış. Sabıka oranının yüksek ve işlenen suçların ağır olduğu bu inceleme grubunda zencilerin çoğunlukta bulunduğu ve daha çok tek başlarına suç işledikleri görülmüş. Başka araştırmalar da suç işleyen gençlerin ortalama zekâlarının kontrol gruplarına göre düşük olduğu sonucunu vermiştir. Bununla birlikte suçlu gençlerin yarısında çoğunun zekâlarının en az normal düzeyde bulunması da anlamlıdır. Bu bulgu gençlik suçluluğunda zekânın tek başına bir etken olmadığını kanıtlamaktadır.

Yapılan pek çok araştırma, suçlu gençlerin ot gibi yerden bitmediğini, onların özel koşullarda ve belli ortamda özellikle yetiştirilmiş gibi suça itildiklerini doğrulamaktadır. Bu ortam genellikle sevgiden yoksun, güven vermeyen, karışık, düzensiz ve çatışmalı bir aile ortamıdır. Çocuğun kişilik gelişimini aksatacak, ruhsal uyumunu bozacak pek çok etken bir arada bulunur: Kavga, geçimsizlik, ayrılık, içki, kaba disiplin, anlayışsızlık, ilgisizlik veya anti-sosyal eğilimler vardır. Örneğin 116 suçlu gencin ailelerini inceleyen Lander (1941), annelerin yüzde 31'inin, babaların da yüzde 36'sının ruhsal bakımdan dengesiz olduğunu bulmuştur. Bu ailelerin yüzde 85'inde şu etkenlerden an az biri çok belirgindir: Annenin çocuğu benimsemeyip itmesi, babaların çocuğu benimsememesi, ana babanın ruhsal dengesizliği ve ana baba geçimsizliği. Bu ailelerin en az yarısında da bu etkenlerden üçü bir arada bulunmuştur.

Glueck ve Glueck (1950, 1960) araştırma bulgularına dayanarak çocukları suça iten etkenleri gözden geçirmiş ve belirleyici olan en önemli etkenleri ayırmışlardır. Sonuç ilginçtir: Şu beş etkeninin iyi değerlendirilmesi ile bir çocuğun ileride suça yönelip yönelmeyeceğini yüzde 90 kesinlikle önceden bilme olanağı vardır:

1) Babanın oğluna sevgisi ve ilgisi,

2) Babanın oğluna uyguladığı disiplin,

3) Annenin oğluna sevgisi,

4) Annenin oğlunu denetimi,

5) Ailenin dirliği ve düzeni,

Glueck'un ölçütlerini kullanan başka araştırmacılar da çocukluk çağı davranışlarıyla, yukarda sayılan etkenler birlikte değerlendirildiğinde çocuğun ilerde suça yönelip yönelmeyeceğini yüzde 90'a yakın bir doğrulukla kestirmişlerdir. Örneğin altı yaşlarında 240 çocuk bu yöntemle incelenerek on yıl boyunca izlemiş ve suça yöneleceği kestirmiş, 27 çocuktan 23'ünün suç işlediği görülmüştür. Suçluluğa yönelmeyeceği düşünülen 193 çocuktan sadece yedisi suça yönelmiştir. Bu sonuçlar aile içi yaşam ve ilişkilerin çocuk suçluluğunda temel nedenler olduğunu kanıtlamaktadır (Craig ve Glick, 1963).

Çocuğunda anti-sosyal eğilimleri destekleyen baba, genellikle evde bir tiran gibi davranan, bencil, başkalarının duygularına karşı duyarsız ve anlayışsız bir insandır. Anne de çoğunlukla çaresiz, sürekli yakınan, ancak kocasına karşı çıkamayan, ezik bir kurbandır: Kimi evlerde de babanın disiplini ya çok gevşek ya çok tutarsızdır. Baba oğluna karşı ilgisiz, varlığından habersiz gibidir."Gözüme gözükmesin de ne yaparsa yapsın, umurumdan değil"tutumu içindedir. Çocuk kendini evde gereksiz, fazla bir eşya, kolayca vazgeçilebilecek bir nesne olarak görür. Bu nedenle sevilmediği, benimsenmediği, değer verilmediği sonucunu çıkarır. Bu bakımdan biraz sert, ama ilgili ve denetleyici bir baba çok daha yeğ tutulur. Katı disiplinli bir baba çocuğunda sorunlar yaratsa bile, acımasızca ceza uygulamıyorsa, anti-sosyal davranışa neden olmaz.

Örneğin Robins'in (1966) incelemeye aldığı ailelerden, disiplini çok gevşek olanların çocuklarının yüzde 32'sinin anti-sosyal davranış geliştirmelerine karşılık, ana babalarının sıkı disiplini ile yetişmiş gençlerin ancak yüzde 9'u anti-sosyal eğilim göstermişlerdir. McCord ve McCord (1959), Bandure ve Walters (9159) ve başka araştırıcıların bulguları da bu doğrultudadır. Çok gevşek ve tutarsız disiplin ve gence karşı ilgisiz davranmak çok daha kötü sonuçlar doğurabilmektedir. Bu araştırıcılar kontrol olarak seçtikleri normal ailelerde daha çok kural, sınırlama ve yasak olduğunu gözlemişlerdir. Dayak, aşağılama ve iticilik yoksa, otoriter bir disiplin, genci, anti-sosyal davranışa itmemektedir. Böyle, çocuğuyla yüz göz olmayan, ama onun her şeyi ile yakından ilgilenen, gerektiği zaman destekleyen, yeri geldiğinde"Dur!"diyen baba tipleridir. Bu nedenle ilgili, ama sırasında sınır çeken kurallar koyabilen ana babalar daha başarılı ana babalardır. En sakıncalı tutumlar iki uçta yer alanlardır: İtici, soğuk ve ilgisiz tutum ile dayağı, aşağılamayı tek disiplin yöntemi olarak benimseyen tutumlar.

Babanın anti-sosyal eğilimler göstermesi çocukta aynı eğilimlerin gelişmesinde en önemli etkenlerden biridir. Örneğin, anti-sosyal davranışlı 800 çocuğun ana babası incelenmiş, bunların çoğunun kişilik bozukluğu gösterdiği, empülsif oldukları, çocuklarını bilinçsizce anti-sosyal davranışa ittikleri sonucuna varılmıştır (Kaufman ve Ark, 1963). Bu babalar çocuklarının davranışlarını ayıplarlar görünmekte, ancak gizliden kışkırtır gibi davranmaktadırlar. Örneğin, okuldan kaçan, olay çıkaran, karşı gelen bu nedenle disiplin kuruluna verilen bir gencin babası, oğlunun omuzlarını sıvazlayarak ve gülümseyerek bana şu soruyu sormuştu:"Doktor bu hergele adam olmaz değil mi?"Hiç kuşkusuz babanın bu tutumundan gencin çıkaracağı sonuç açıktır:"Oğlum sen bu yolda devam et, ben senden memnunum!"Kişilik bozukluğu olan pek çok baba kendisinin gizli kalmış eğilimlerini oğlunun uygulamaya koymasından zevk alır. Haksız yere başkasını döven veya zarar veren oğlunu cezalandırmak yerine, başkaları ile kavgaya girişen babalar vardır. Ya da evden kaçan gençler vardır ki çok önceden beri sıklıkla, ceza olsun diye kapı dışarı edilmişlerdir. Ezilip aşağılanan bu çocuklar kendilerini aileye yük gibi görürler. Bir gün dayanılmaz bir anda babalarının korktuğunu başına getirirler.

Sağlıksız bir aile ortamında yetişe çocukların hepsi neden anti-sosyal davranış bozukluğu göstermezler? Bu sorunun yanıtı aile ilişkilerinde bir çocuğun özel yeri odak noktası olmasıyla açıklanabilir. Başka bir deyimle çocukların biri şamaroğlanı (scapegoat) durumuna geçer. Hak etsin, etmesin ana babasının öfkesini bir paratoner gibi üstüne çeker. Her şeyden sorumlu tutulan, kınanan odur. Bu"karakoyun"sanki ailenin dengesini sağlar. İlişkilerin bozuk olduğu ailede herkes ona karşı birlik olur; suçlar, ayıplar, cezalandırır. Böylece o bir güven süpabı olur. Zamanla bu role itilen genç de rolünü benimser:"Benden iyi bir davranış beklemediğinize göre ben de bu yolda yürürüm, değişmenin yararı yok"der ve ana babayı haklı çıkaracak biçimde davranır. Genellikle şamaroğlanı yerine konan çocuk, ailenin bunalımlı bir döneminde istenmeden doğan, ana babanın benimsemediği bir çocuktur. Bunu sezen genç erken yaşlardan başlayarak onların tepkisini çekecek biçimde davranır. Olumsuz davranışlarıyla dikkatleri üstünde toplar, bu da ana babanın onu daha çok itmesine, aşağılamasına yol açarak kısır bir döngü oluşturur.

Kendisinden iyi bir davranış beklenmediğini gören çocuk, ana babaya karşı bu ters kimliğini savunma çabasına girer. Bütün aile üyeleri de yalnız ona karşı dayanışma içine girerler, onu dışlarlar. Kimi zaman davranışı en bozuk olan, en yeteneksiz olan değil, çok olumlu özellikleri olan bir çocuk da şamaraoğlanı rolünü üstlenebilir. Çoğunlukla belli bir özelliği şamaraoğlanı olarak seçilmesinin nedenidir: Sevilmeyen birine benzemesi, kız beklerken oğlan çocuk doğması, çocuğun ana babadan biri veya ikisince itilmesine neden olabilir. Çocuğun olumsuz bir özelliği abartılarak ve sürekli başına kakılarak çığırından çıkarılır."Sen olmayınca bu evde huzur var, sen gelince ağzımızın tadı kaçıyor."Oysa şamaroğlanı olmasa, aile üyeleri öfkelerini yansıtacak bir yer bulamaz, birbirine düşerler.

Gençlerde görülen her davranış bozukluğu bir anti-sosyal (psikopatik) kişilikten kaynaklanmaz. Anti-sosyal kişilik yapısı geliştirmiş olan gençler aynı suçları yinelerler, hiç pişmanlık ve suçluluk duymaz, dürtülerini dizginleyemez, atak ve saldırgan davranırlar. İnsanlara bağlanamaz, yakın ilişkiye giremezler.

Buna karşılık kimi gençlerin davranış bozukluğu nevrotik veya tepkisel olabilir. Örneğin, bir boşanmadan, bir ölüm olayından sonra ortaya çıkan davranış sapmaları bu türdendir. Başka bir deyişle gencin yaşadığı bir ruhsal travmaya, içinde bulunduğu depresyona verdiği bir yanıt, bir uyum çabasıdır. Bir bakıma genç, olumsuz davranışıyla ailesine yardım çağrısı yapmakta, ilgiyi üstüne çekmeye çalışmaktadır. Kardeşi doğduktan sonra sevilmediğini, bir kenara itildiğini sanan çocuğun, annesinin çantasından para çalıp, armağan alarak kendisini ödüllendirmesi bunun bir örneğidir.

Johnson ve Szurek (1952) suça yönelen gençlerin üstbenliklerinin kusurlu geliştiğini vurgulamışlardır. Üstbenlikleri kimi alanlarda iyi gelişmiş, hatta katı olduğu halde, kimi alanlarda zayıf ve yetersiz kalmıştır. Bu yazarların deyimiyle üstbenliklerinde boşluklar (Superego Lacunae) vardır. Genelde uyumlu görünen genç, suçluluk duygusu çekmeden kimi anti-sosyal eylemlerde bulunabilir. Burada ana babanın bilinç dışı bir eğiliminin gencin davranışına yansıması söz konusudur. Ana baba yanlış davranışı açıktan kınamakta, öğüt vermekte, ama kendi tutumlarıyla alttan alta çocuklarını kışkırtmaktadırlar. Çingenenin kahramanlık diye hırsızlığını anlatması gibi bu ana babalar da çocuklarına başkalarını nasıl aldattıklarını, nasıl kazıkladıklarını övünerek anlatırlar."Çal ama yakalanma, döv ama dövülme"mesajını iletirler."Gençliğimde ne serserilikler, ne haylazlıklar yapmıştım, neydi o günler. Az daha yakayı ele veriyorduk"gibi öyküler anlatırlar. Öte yandan genç her an yoldan çıkacakmış gibi uyarılar yaparlar. Bu uyarıların sıklığı ve yersizliği genci tedirgin eder. Babanın ya da ananın en çok üstünde durduğu konu genellikle kendi gençliğinde işlediği bir suçun ya da pişmanlık duyduğu bir eylemin gencin yinelemesinden korktuğu bir konudur. Baba eve geç gelen oğlunun bir haylazlık yaptığını sanır, hemen hesap sorar."Gene ne haltlar karıştırıyordun?"diye dinlemeden suçlamaya girişir. Bir anne geç kalan kızına,"Gene kimin konundaydın, nerelerde sürtüyordun?"diye saldırıya geçer. Kızını doktor muayenesine götürür, çünkü kendisi evden kaçarak evlenmiştir. Böyle suçlamalarla sık sık karşılaşan gençte şu kanı yerleşir:"Yapsam da bir yapmasam da, nasıl olsa yapmış gibi suçlanıyorum! Öyleyse yapayım da görsünler!"diyerek kızgın ve bunalmış bir anında ana babanın beklentisini gerçekleştirir.

Babasız büyümek kimi zaman böyle bir baba ile yaşamaktan iyidir. Nice babasız genç vardır ki, sağlıklı büyür. Ya baba yerini tutan bir amca, dayı veya dedeyle özdeşim yapmıştır ya da annesinin sağduyulu eğitimi sayesinde babasızlığı bir sorun etmeden büyümüştür. Kimi kişilikli anneler çocuklarını aşırı koruyup kollamadan şımartıp başına çıkarmadan yetiştirir. Babayı canlı bir örnek gibi yaşatır. Çocuk hiç tanımasa, görmese de babasının istediği gibi bir evlat olarak yetişmeyi kendine amaç edinir."Baban böyle yapmanı, baban böyle olmanı isterdi"diyerek oğluna bir kimlik duygusu aşılar. Hiç kuşkusuz babayı ulaşılmaz bir örnek gibi göstermek çocuğu bocalatabilir."Ben babamın övünebileceği bir oğul olamam duygusu altında ezilebilir. Hiç kuşkusuz babasız büyüyen her çocuk baba özlemi çeker, ancak babasızlığın, genci bunalıma düşürmesi gerekmez.

Babasız büyümekten daha zor ve acı olan durum babası yaşarken bir gencin baba özlemi çekmesidir. Boşanmadan sonra kimi baba, çocuklarını defterden siler; ya hiç arayıp sormaz ya da kırk yılda bir görür. Babasının olduğunu bilen, ama aranmayan, sorulmayan, merak edilmeyen bir çocuk ve gençte benlik saygısı büyük bir yara alır. Ölmüş bir baba yüceltilir, ama çocuğunu yok sayan ilgisiz bir babaya karşı ancak öfke ve düşmanlık duyulur. Boşanmanın ardından aylarca, yıllarca çocuğunu görmeyen babalar çok sorunlu, ağır kişilik bozukluğu olan insanlardır.[ii]

……

Hiçbir genç birdenbire yoldan çıkmaz. Uzun bir bocalama ve çıkış yolu arama dönemi geçirir. Bir umutsuzluk ve çaresizlik anında bir yanlış işe girişir, yakalanmaz. İkinci denemede bir zarar görmez, aynı yanlışı yineler. Kestirme yoldan para kazanmak, kaçak bir iş ya da çalıntı mal satmak heyecan vericidir. Giriştiği tehlikenin, çektiği korkunun karşılığını aldığına inandırır kendini. Bu yakayı ele verinceye kadar sürer gider. Cezasını çekip hapisten çıktığında benzer işler yapmaktan başka seçeneği yoktur. Üstelik gerekli deneyimi edinmiştir. İlk yakalanışının toyluktan ileri geldiğini düşünerek başlangıçta ayağını denk atar, ama bu kez de işler başka türlü ters gider. Artık yolu çizilmiştir.[iii]

……

Buraya kadar gençlik suçluluğunu kız erkek ayırımı yapmadan tartıştık. Çünkü bu çağda suç işleme erkeklere özgü ve erkeklerin tekelinde olan bir davranış sapması olarak biline gelmiştir. Özellikle ülkemizde genç kızların suç işlemeleri pek görülen, duyulan bir olgu değildir. Erkeklerin yapısal olarak daha güçlü ve saldırgan olmaları, onların ruhsal sorunlarını davranışa, eyleme dönüştürmelerini kolaylaştırmaktadır. Oysa genç kızlar daha güçsüzdürler, daha çok denetlenir, daha çok baskı altında tutulurlar. Başkaldırınca öfkelerini dışa değil kendilerine yöneltirler. Nitekim bu çağda genç kızlar arasında intihar girişimi erkeklere göre çok yüksek oranda görülür. Evden kaçmak ya da sorumsuz cinsel ilişkilere girmek de genç kızların başka bir başkaldırma yoludur. Erkekleri ise otoriteye karşı gelerek, yasadışı eylemlere karışarak kendilerini kanıtlamaya uğraşırlar. Genç kızların rastgele cinsel ilişkilere girmesi suç olmasa bile çok ayıplanan bir davranış sapması, erkeklerin cinsel serüvenleri ise erkekliğinin bir göstergesi sayılır.

Elli yıl öncesinde genç kızların işlediği suçlar istatistiklere girmeyecek kadar azdı. Oysa günümüzde durum değişmiştir. Örneğin ABD'de 1965-1970 yılları arasında genç erkeklerin suç oranı yüzde 44 artarken, kızların işlediği suçlarda yüzde 78 artış olmuştur. 1960-1970 yılları arasında ise 18 yaşından küçük kızların (saldırı ve mala ilişkin suçlardan dolayı) tutuklanma olayları yüzde 250 artmıştır. ABD'de 1940 yılında suç işleyen on beş genç erkeğe karşılık bir suç işleyen genç kız varken, 1956'da dört erkeğe karşılık bir suçlu kız vardır. Başka bir deyişle genç kızlar suç alanında erkeklerle aralarındaki açığı hızla kapama yolundadırlar! Özellikle cinsel suçlarda erkeklere yetişmiş durumdadırlar.

Ülkemizde kızlar arasında evden kaçmalar ve sorumsuz cinsel ilişkiler artış göstermekle birlikte, genelde suç oranı erkeklerle kıyaslanmayacak ölçüde düşüktür. Ceza ve ıslah evlerinde yatan genç kız sayısı çok azdır. Gelişmiş ülkelerde büyük sayılara varan evlilik dışı gebelik ve doğum olaylarına ülkemizde ancak tek tük rastlanır.

Tutucu özelliğini büyük ölçüde koruyan toplumumuzda kız-erkek arkadaşlığına iyi gözle bakılmazken evlilik dışı gebelik ve doğum, düşünülmeyecek kadar büyük bir ayıp, yüz kızartıcı bir suç ve aile trajedisi olarak yorumlanır. Bu büyük suçu işleyecek genç kızın ya geri zekâlı, ya da çok dengesiz olması gerekir. Oysa daha öncede belirttiğim gibi ABD'de liseli kızlar arasında okulu bırakma nedenlerinin başında gebelik gelmektedir. Liseli genç kızlar arasında cinsel deneyimi olanların (yüzde 37) en az dörtte biri gebe kaldığı için ya erken evlenmekte ya da evlilik dışı doğum yapmaktadır. Eskiden zencileri arasında yaygın olan evlilik dışı gebelik ve doğumlar beyaz kızlar arasında da yayılmaktadır. Örneğin 1966-1975 arasındaki on yıllık dönemde evlilik dışı gebelikler iki kat artmıştır.

Önünü sonunu düşünmeden cinsel ilişkiye girmek ve gebe kalmak genç kızlar için bir başkaldırma yolu, kimlik bocalamasının bir belirtisi olmaktadır. Erkeklerce beğenilmek, ardından koşulmak kadın cinsel kimliğinin bir parçasıdır. Evinde sevgi ve anlayış bulamayan genç kızlar, erkeklerden gelen ilgiye ve tatlı sözlere daha çabuk kanmakta, cinsel birleşmeyi bu sevginin bir bedeli olarak görmektedirler. Yalnızlığını ve umutsuzluğunu gideren böyle bedensel yakınlaşma ona sevilmenin ve kadın kimliğinin bir kanıtı gibi gelmektedir. Başka bir deyimle erkeğin cinsel isteklerini sevginin bir göstergesi olarak yorumlayıp kendini ona sunmaktadır. Bu ilişkilerde kadınca bir sevilme ve korunma isteği cinsel dürtülerin doyurulmasında daha önde gitmekte, daha önem kazanmaktadır. Aile içi bunalımlarda, boşanma ve ayrılıklarda genç kızın benlik gücü zayıflamakta, cinsel ilişkiyi sorunlarından bir kaçış olarak seçmektedir. Bu davranışıyla aynı zamanda ailesini de cezalandırmış olmaktadır. Özellikle annesiyle çatışması çok olan genç kızlar bilinçdışı bir öç alma duygusuyla kendilerini erkeklerin kucağına sorumsuzca atmaktadırlar.

Çocukluklarında cinsel saldırıya uğramış, yakın bildiği, güvendiği erişkin erkeklerce kandırılıp okşanmış, cinsel bakımdan sömürülmüş kızlarda gençlik çağında cinsel dürtülerini dizginlemekte güçlük çekerler. Alkolik bir baba, amca, yeğen ve başka kan bağı olan erkeklerin kızlarla yasak cinsel denemelere kalkışmaları büyük bir suçluluk duygusu yaratmakta, gençlik çağında sorumsuz ilişkilere ve evden kaçmalara yol açmaktadır. Romanlarda ve filmlerde sık sık işlendiği gibi böyle örselenmiş kızlar ensest (yasak sevi) çatışmasından ve korkusundan kurtulmak için evden kaçmakta, şarkıcı ve sinema yıldızı olabilmek için büyük kentlerin kalabalığına karışmaktadırlar. Sonuç, kadın avcılarının tuzağına düşmek, sömürülmek, buluşma evleri ve genelevlerdir.

DİPNOTLAR:

--------------------------------------------------------------------------------

[1] Prof. Dr. Atalay YÖRÜKOÄžLU'nun bu yazısı, Gençlik Çağı/Ruh Sağlığı ve Ruhsal Sorunlar, Özgür Yayınları, İstanbul, 2000, 11. baskı, s.301 vd. sayfalardan alınmıştır.
 

Ümit-Can

New Member
Katılım
23 Eyl 2015
Konular
13
Mesajlar
15
Tepkime puanı
0
Puanları
0
Level: 2 ()
EXP: 62 / 100

HP: 4 / 164
MP: 1 / 83
SP: 2 / 114
Ellerinize sağlık teşekkürler.
 
Üst